Avrupa'da sıcak hava dalgaları insan sağlığını olumsuz etkilerken, DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, dünya liderlerine iklim dirençli sağlık sistemlerine yatırımı önceliklendirme çağrısı yaptı.
Avrupa'da sıcak hava dalgaları insan sağlığını olumsuz etkilerken, DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, dünya liderlerine iklim dirençli sağlık sistemlerine yatırımı önceliklendirme çağrısı yaptı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), küresel gıda güvenliğine ilişkin verilerin yer aldığı yeni bir rapor yayımladı. Rapora göre, güvenli olmayan gıdalar her yıl yaklaşık 866 milyon hastalık vakasına ve 1,5 milyon ölüme neden oluyor. Riskten en fazla etkilenen grubun ise 5 yaş altı küçük çocuklar olduğu bildirildi.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), kontamine ve hijyenik olmayan gıdaların insan sağlığı ile küresel ekonomiye verdiği zararları gözler önüne seren halk sağlığı raporu yayımladı. Raporda, gıda kaynaklı hastalıkların ve ölümlerin çok büyük bir kısmının temel sanitasyon tedbirleriyle engellenebileceği vurgulanırken, çocukların maruz kaldığı gelişimsel risklere dikkat çekildi.
"Alınacak önlemlerle bu ölümler engellenebilir"
Gıda güvenliğinin hayati önemine vurgu yapılan DSÖ raporunda, küresel hastalık ve ölüm bilançosuna dair şu ifadelere yer verildi:
"Güvenli olmayan gıdaların yılda 866 milyon hastalığa ve 1,5 milyon ölüme neden olduğu tahmin ediliyor. Bunların çoğu; su, sanitasyon ve hijyenin iyileştirilmesi, pastörizasyon gibi gıda güvenliği uygulamalarıyla ve savunmasız nüfus için sağlık hizmetlerine erişim gibi önlemlerle engellenebilir."
Raporda, 2000 yılından bu yana dünya genelinde toplam gıda kaynaklı hastalık yükünde bir düşüş kaydedildiği belirtildi. Ancak bu düşüşe rağmen bölgesel eşitsizliklerin ciddi boyutta devam ettiği, gıda kaynaklı en büyük hastalık yükünün ise Afrika ile Güneydoğu Asya bölgelerinde bulunduğu önemle vurgulandı.
En büyük risk grubu çocuklar: "Yakalanma riski 3 kat fazla"
Yayımlanan veriler, güvenli olmayan gıdaların en savunmasız kurbanlarının küçük çocuklar olduğunu ortaya koydu. 5 yaş altındaki çocukların gıda kaynaklı hastalıklara yakalanma riskinin diğer yaş gruplarına kıyasla yaklaşık 3 kat daha fazla olduğu ifade edildi.
Raporda çocuklara yönelik şu acı tablo paylaşıldı:
"Küresel nüfusun sadece yüzde 9'unu oluşturmalarına rağmen, küçük çocuklar gıda kaynaklı hastalıkların neredeyse 3'te 1'inden, özellikle de bu savunmasız yaş grubu için ölümcül olabilen ishal hastalıklarından muzdarip."
Ayrıca gıdalarda bulunabilen metil cıva ve kurşun gibi kimyasal tehlikelere maruz kalmanın, çocukların gelişmekte olan beyin yapısına kalıcı zararlar verebildiği; bu durumun ömür boyu süren nörolojik ve gelişimsel sorunları tetiklediği aktarıldı.

Ölümlerin yüzde 73'ü kimyasal tehlikelerden kaynaklanıyor
Gıda kaynaklı bakteri, virüs ve parazit enfeksiyonları gibi biyolojik tehlikelerin çok yüksek oranda (2021 yılında yaklaşık 860 milyon) hastalığa yol açtığı belirtilirken, kimyasal maruziyetlerin ise orantısız bir şekilde doğrudan ölüme sebebiyet verdiği açıklandı.
Raporda kimyasal tehlikelere ilişkin şu çarpıcı istatistikler paylaşıldı:
"Kimyasal tehlikeler, 2021'de kontamine gıdadan kaynaklanan ölümlerin yüzde 73'ünü oluşturdu. Bu kimyasal kaynaklı ölümlerin çoğu, büyük ölçüde bu maruziyetlerin kalp hastalığı ve kanser riskini artırması nedeniyle inorganik arsenik (yüzde 42) ve kurşun (yüzde 31) ile bağlantılıdır."
Ghebreyesus: "İnsan ve ekonomik zararın büyük resmini göremiyorduk"
Raporun küresel önemine ilişkin değerlendirmelerde bulunan DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, gıda güvenliğinin soyut bir başlık olmadığını, her öğünü ve her aileyi doğrudan etkilediğini belirtti.
Ghebreyesus, elde edilen yeni verilerin hükümetler için bir yol haritası olacağını söyleyerek şu değerlendirmede bulundu:

"Güvenli olmayan gıda her zaman büyük bir halk sağlığı sorunu oldu ancak şimdiye kadar bunun insan ve ekonomik açıdan yarattığı muazzam zararın daha büyük resmini göremiyorduk. Bu yeni tahminler bunu değiştiriyor. Ülkeler ilk kez gıda kaynaklı hastalık yükünün en yüksek olduğu alanları ortaya koyabilecek verilere sahip. Bu bilgiler, hükümetlerin insan sağlığını korumaya yönelik öncelikli tedbirleri belirlemesine yardımcı olacaktır."
Yüzde 100 Sağlık Web Sitesinin Notu:
"Bu makalede sunulan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini alamaz. Sağlık durumunuzla ilgili her türlü sorunuz için her zaman yetkili bir sağlık uzmanına veya doktorunuza danışın."
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 15 yaş ve üzeri nüfusta obez bireylerin oranı yüzde 21,8'e yükselirken, her gün tütün mamulü kullananların oranı da artış göstererek yüzde 30,1'e ulaştı.
Doç. Dr. Halil Genç, kilo verme amacıyla kullanılan ilaçların herkes için uygun olmayabileceğini belirterek, tedavi kararının mutlaka kişinin sağlık geçmişi, mevcut hastalıkları ve metabolik özellikleri değerlendirilerek verilmesi gerektiğini vurguluyor.

Günümüzde kilo verme amacıyla kullanılan ve zayıflama iğnesi olarak bilinen ilaçlar, birçok kişinin dikkatini çekiyor. Ancak bu ilaçların yalnızca kilo kaybı sağlayan basit bir yöntem olarak görülmesi önemli sağlık risklerini beraberinde getirebilir. Özellikle uzman değerlendirmesi olmadan kullanılan veya hızlı kilo verme beklentisiyle tercih edilen uygulamalar, sindirim sistemi başta olmak üzere çeşitli organ sistemleri üzerinde istenmeyen etkilere yol açabiliyor.
Önce Kilo Almanın Nedeni Araştırılmalı
Kilo artışının altında yatan neden her bireyde farklılık gösterebiliyor. Bazı kişilerde hormonal düzensizlikler, bazı kişilerde insülin direnci, bazı kişilerde ise yeme davranışını etkileyen nörolojik ve psikolojik faktörler ön plana çıkabiliyor.
Kilo verme sürecine başlamadan önce kişinin yaşının, mevcut kilosunun, metabolik durumunun ve aile öyküsünün ayrıntılı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Halil Genç, özellikle diyabet, tiroit hastalıkları, pankreas hastalıkları ve metabolik sendrom öyküsünün göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ediyor.

Sadece Birkaç Kilo Vermek İçin İlaç Kullanılması Doğru Değil
Uzmanlar, birkaç kilo fazlalığı bulunan bireylerin kısa sürede sonuç alma amacıyla bu ilaçlara yönelmesinin doğru bir yaklaşım olmadığını belirtiyor.
Doç. Dr. Halil Genç, "Bu tür tedaviler estetik amaçlı hızlı kilo verme yöntemleri olarak değerlendirilmemelidir. Her tıbbi tedavide olduğu gibi burada da yarar-risk dengesi dikkate alınmalıdır. Tedavi kararı kişiye özel verilmelidir" diyor.
Sindirim Sisteminde Yavaşlama Görülebiliyor
Zayıflama amacıyla kullanılan bazı ilaçlar mide boşalmasını yavaşlatarak tokluk hissinin daha uzun sürmesini sağlayabiliyor. Bu mekanizma kilo kaybına katkı sağlasa da bazı kişilerde sindirim sistemiyle ilgili yakınmaların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Kontrolsüz kullanımda veya doz artışlarının uygun şekilde yapılmadığı durumlarda;
• Bulantı
• Kusma
• Şişkinlik
• Hazımsızlık
• Karın ağrısı
• Kabızlık
• Reflü şikâyetlerinde artış
gibi sindirim sistemi belirtileri görülebiliyor.
Kilo verme sürecinde gözden kaçan konulardan biri de safra kesesi sağlığı oluyor. Özellikle kısa sürede gerçekleşen hızlı kilo kayıplarında safra taşı oluşma riskinin artabildiği biliniyor.

Doç. Dr. Halil Genç, hızlı kilo kaybının yalnızca yağ dokusunu değil, metabolik dengeyi de etkilediğini belirterek şu bilgileri paylaşıyor:
"Kontrolsüz ve hızlı kilo kayıplarında safra kesesi fonksiyonlarında değişiklikler görülebilir. Bu durum bazı bireylerde safra taşı oluşumu riskini artırabilir. Karın ağrısı, mide bulantısı veya sindirim problemleri yaşayan kişilerin bir uzmana danışması önemlidir."
Pankreas Sağlığı Açısından Dikkatli Olunmalı
Pankreas, sindirim sisteminin en önemli organlarından biri olarak görev yapıyor. Bu nedenle pankreas hastalığı öyküsü bulunan bireylerde tedavi planlaması daha dikkatli yapılması gereken konular arasında yer alıyor.
Doç. Dr. Halil Genç, özellikle daha önce pankreatit geçirmiş bireylerin veya ailesinde pankreas hastalıkları bulunan kişilerin tedavi öncesinde ayrıntılı değerlendirilmesi gerektiğini belirterek şunları söylüyor:
"Her hastanın risk profili farklıdır. Özellikle pankreas hastalığı öyküsü bulunan bireylerde kullanılacak tedaviler mutlaka hekim değerlendirmesi sonrasında planlanmalıdır."
Hızlı kilo verme sürecinde yetersiz protein alımı, düşük lif tüketimi ve düzensiz beslenme alışkanlıkları bağırsak hareketlerinde değişikliklere neden olabiliyor. Bu durum bazı kişilerde kabızlık, bazı kişilerde ise bağırsak düzeninde farklılıklar şeklinde ortaya çıkabiliyor.

Uzmanlar, kilo verme sürecinde yalnızca kalori hesabına odaklanmanın yeterli olmadığını; yeterli protein, lif, vitamin ve mineral alımının da korunması gerektiğini vurguluyor.
Mucize Çözüm Olarak Görülmemeli
Doç. Dr. Halil Genç, kilo verme amacıyla kullanılan ilaçların tek başına kalıcı sonuç sağlamayacağını vurgulayarak sözlerini şöyle tamamlıyor:
"Bu tedaviler bazı hastalarda önemli faydalar sağlayabilmektedir. Ancak yaşam tarzı değişiklikleriyle desteklenmediğinde kalıcı başarı elde etmek zorlaşabilir. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları, düzenli fiziksel aktivite ve hekim takibi, kilo yönetiminin temel unsurları olmaya devam etmektedir. Tedavi kararları kişiye özel olarak verilmeli ve kontrolsüz kullanımından kaçınılmalıdır."
Yüzde 100 Sağlık Web Sitesinin Notu:
"Bu makalede sunulan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini alamaz. Sağlık durumunuzla ilgili her türlü sorunuz için her zaman yetkili bir sağlık uzmanına veya doktorunuza danışın."
TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Başkanı Uğur Toprak, Canan Karatay'ın gıda mühendisliği mesleğine yönelik açıklamalarına tepki gösterdi. Toprak, gıda mühendislerinin halk sağlığının güvencesi olduğunu vurgulayarak hukuki süreç başlatacaklarını açıkladı.
TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Başkanı Uğur Toprak, Canan Karatay'ın katıldığı bir programda gıda mühendisliği hakkında yaptığı değerlendirmelere yanıt verdi. Toprak, gıda mühendisliğinin bilimsel ve teknik bir disiplin olduğunu belirterek, mesleğe yönelik açıklamaların gerçeği yansıtmadığını söyledi.

ANKA'dan Fatih Özkılınç'ın haberine göre Toprak, gıda mühendislerinin fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik risklerden arındırılmış güvenli gıdaların üretiminde kritik görev üstlendiğini ifade etti.
"Yarım asırlık bir meslek"
Gıda mühendisliğinin Türkiye'de köklü bir geçmişe sahip olduğunu vurgulayan Toprak, bölümün ilk mezunlarını 1979 yılında verdiğini hatırlattı:
"Gıda mühendisliği mesleği vardır. Gıda mühendisliği bilimdir. Gıda mühendisliği tekniktir. Gıda mühendisleri halkın sağlık güvencesidir. Bu tür mesnetsiz, bilim dışı açıklamalarla maalesef sık sık karşılaşıyoruz. Aslında gıda mühendisliğinin ne olduğunu çok iyi bilmek gerekiyor. 'En iyi gıda mühendisi doğadır' demiş. Fakat doğada da bizi zehirleyebilecek bir sürü toksinler var. Gıda mühendisi bunların bertaraf edilmesini, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik risk etmenlerinden arındırılmış gıdaları üretendir. Gıda mühendisinin ne yaptığından maalesef bihaber Sayın Karatay. Öncelikle kendisini gıda mühendisliği mesleğinin ne olduğunu incelemeye davet ediyoruz" dedi.
Gıda mühendisliğinin yaklaşık yarım asırlık bir geçmişe sahip olduğunu ifade eden Toprak, "Yarım asra yaklaşan bir meslek gıda mühendisliği. Gıda Mühendisliği Bölümü ilk mezunlarını 1979 yılında verdi. 1975 yılında kurulan, yarım asra dayanan bir meslektir. Bilimi, tekniği ve teknolojiyi içerir. Yurttaşların sağlıklı, yeterli ve dengeli bir şekilde beslenmesini sağlar. Bu süreçte de koruyucu hekimlik yaparak halkın sağlık güvencesi olan bir meslek dalıdır. Biz bundan sonra da bu tür bilimden uzak, halkı yanlış bilgilendirici söylemlerin karşısında olacağımızı, bilimin ve tekniğin yanında olacağımızı ve bunu destekleyen programın sunucuları dâhil olmak üzere karşısında duracağımızı beyan ediyoruz"

Oda hukuki süreç başlatacağını duyurdu
Toprak, gıda mühendislerinin itibarını zedelediğini savunduğu açıklamalar nedeniyle hukuki girişimlerde bulunacaklarını açıkladı.
Canan Karatay'a sözlerini geri alma çağrısında bulunan Toprak, açıklamaların yayımlandığı medya kuruluşunun da tekzip yayımlaması gerektiğini savundu:
"Bununla ilgili de hukuki yollara başvuracağımızı buradan bir kez daha dile getirelim. Canan Karatay’a, bu sözlerini geri almaya; yarım asra dayanan gıda mühendisliği mesleğine ve on binlerden fazla olan gıda mühendisi meslektaşlarımızın itibarını zedelemeye yönelik bu sözleri derhal geri almaya, kanalı bir tekzip yayımlamaya ve basınımızı da, kamuoyunu da gıda bilimi konusunda eğitim almış kişilerin bilgi birikimlerinden faydalanacak şekilde onların söylemlerini dikkate alacak şekilde dinlemeye davet ediyoruz"

"Obezitenin nedeni gıda mühendisleri değil"
Obezite tartışmalarına da değinen Toprak, sorunun temelinde ekonomik koşullar ve sağlıklı beslenmeye erişimde yaşanan güçlüklerin bulunduğunu söyledi:
"'80'li yıllardan sonra endüstri artmaya başladı, obezite artmaya başladı' diyor. Bunu maalesef ki meslekle, 1979'da ilk mezunlarını verdiyse bununla da ilintilendirilmeye çalışılıyor ki bu da son derece yanlış bir şey. Obezitenin asıl nedenini ne yazık ki söyleyemiyorlar. Obezitenin sebeplerinin birinci sebebi bu ülkedeki yurttaşların sağlıklı, yeterli ve dengeli bir şekilde beslenememesi, ülkenin ekonomik şartlarının yeterli olmaması, çocuklara okulda gidecekleri bir öğün ücretsiz yemeğin bu iktidar tarafından verilmemesi ve çocukların tek yönlü, sadece karbonhidrat ağırlıklı beslenmeden ötürü obez olmalarıdır. Bunu söyleyemeyip bütün bunun yükünü bu ülkenin sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmesi için ömrünü harcayan, gıdayı, mikrobiyolojiyi, kimyayı bilen kadim bilgileri günümüz şartlarıyla birleştiren gıda mühendislerine laf söylemek kolaylığına düşüyorlar maalesef. Bunun da asıl nedenlerini biz her yerde söylüyoruz. Evet, bu ülkede obezite de vardır. Çocukların büyük çoğunluğu obezdir. Bodurluk vardır ve bunların asıl sebebi de gıda endüstrisi belki sebeplerden bir tanesi. Aşırı işlenmiş ürünleri fazla tüketmek olabilir ama asıl sebebi yurttaşların sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenememesi, tek tip beslenmesidir."
"Gıda mühendisleri güvenli gıdanın teminatıdır"
Gıda zehirlenmeleri, taklit ve tağşiş ürünler gibi sorunların önemine dikkat çeken Toprak, gıda mühendislerinin üretimden depolamaya, taşımadan tüketime kadar tüm süreçlerde güvenli gıdanın sağlanması için görev yaptığını söyledi:
"Hemen hemen her gün bir gıda zehirlenmesi haberiyle karşı karşıya kalıyoruz ve bu karşılaştığımız yerlerin büyük bir çoğunda aslında gıda bilimi konusunda eğitim almamış kişiler var. Taklit ve tağşişli ürünlerle sıkça karşılaşabiliyoruz. Gıda mühendisi aslında halkın sağlık güvencesidir diyoruz. Gıda mühendisi bir koruyucu hekimliktir diyoruz. Birçok zehirlenme olayıyla karşı karşıya kalmamız son derece muhtemel. Çünkü 'en iyi gıda mühendisi doğadır' deniyor ya; madem en iyi gıda mühendisi doğaysa, doğallıkta bir şey varsa, o zaman bu noktada bir hekime de ihtiyaç duyulmayabilir. 'Fıstık yiyin, fıstık gibi olun' diyordu ya; aslında bu da böyle. Şeker yiyince de şeker gibi olunmuyor, ona da izin vermiyor. Ama gıda mühendisliği mesleği olmadığı zaman ciddi anlamda, çünkü 'gıda mühendisiyle güvenilir gıdalar sofraya' diyoruz. 'Gıda mühendisi halkın sağlık güvencesidir' diyoruz. Ciddi anlamda gıda zehirlenmeleri başta olmak üzere gıdanın korunması, saklanması, muhafazası ve taşınması konularında bilgi birikimi ve deneyimleriyle; fiziksel, kimyasal, biyolojik, mikrobiyolojik hatta nükleer ve radyasyon etmenlerinden uzaklaştırıp insanlara güvenli bir gıda sunuyoruz. Gıda mühendisinin olmadığı yerlerde ne gibi sorunlarla karşılaştığımızı haberlerde sık sık karşılaşıyoruz"
Okul çağındaki çocuklar için su tüketimi, öğrenme kapasitelerini artırmanın yanı sıra fiziksel aktivitelerini destekler ve konsantrasyonlarını güçlendirir. Bu nedenle yeterli ve düzenli su tüketimi, okul çağındaki çocukların sağlıklı gelişimi için büyük bir önem taşıyor. Bağışıklık sistemi, beden sağlığı ve zihinsel performans üzerindeki olumlu etkileri ile farklı yaş gruplarındaki çocukların güvenli ve kaliteli suları tüketmesi gerektiğine dikkat çeken Diyetisyen Neslihan Öztürk Aktepe, eğitim çağındaki çocukların, su tüketimine ilişkin bilgiler verdi.
Okul çağındaki çocukların, sağlıklı gelişimi için beslenmeleri ve yeterli miktarda güvenli ve kaliteli su içmeleri büyük bir önem taşıyor. Çocuk ve gençler için yeterli ve düzenli su tüketiminin, sağlıklı bir yaşantının vazgeçilmezleri arasında bulunduğunu vurgulayan Diyetisyen Neslihan Öztürk Aktepe, çocukların zihinsel gelişimleri ve anlama kapasiteleri için içtikleri su miktarının da çok önemli olduğunu söyledi. Uzun süreli susuzluk konsantrasyon kayıplarına yol açabiliyor”

“Su tüketimi, vücudun sağlıklı işleyişi için çok önemlidir."
Konsantrasyonun sürdürülmesinde kritik bir rol oynar. Su içmenin azlığı, özellikle uzun süreli
susuzluk durumlarında konsantrasyon kayıplarına yol açabilmektedir. Bu nedenle, okul çağındaki çocukların yeterli su tüketmesi, fiziksel performanslarını arttırmada ve konsantrasyonlarını sürdürmeleri için önemlidir.” diye konuştu.
“Mutlaka doğal kaynak ve doğal mineralli sular tercih edilmeli”
Doğal kaynak ve doğal mineralli suların tercih edilmesi gerektiğinin altını çizen Aktepe, “Su tüketimi kadar su kaynaklarının seçimi de büyük bir rol oynamaktadır. Doğal kaynak ve doğal mineralli sular, sadece susuzluğu gidermekle kalmaz, aynı zamanda vücuda önemli katkılar sağlar.
Bu nedenle, su seçiminde doğal kaynak ve doğal mineralli suların tercih edilmesi, sağlıklı bir yaşam tarzının bir parçası olarak görülmektedir.”
Yüzde 100 Sağlık Web Sitesinin Notu:
"Bu makalede sunulan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini alamaz. Sağlık durumunuzla ilgili her türlü sorunuz için her zaman yetkili bir sağlık uzmanına veya doktorunuza danışın."
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Sağlık Uygulama Tebliği'nde (SUT) yapılan değişiklikler Resmi Gazetede yayınlandı.
Buna göre; akondroplazi, kalp yetmezliği ve kronik böbrek hastalıkları gibi pek çok alanda kullanılan yeni ilaçlar geri ödeme kapsamına alındı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde (KDC) Ebola salgını kapsamında 900’den fazla şüpheli ve doğrulanmış vaka tespit edildiğini açıkladı. Uluslararası acil durum ilan edilen süreçte salgının seyrine ilişkin çalışmaların sürdüğü bildirildi.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde (KDC) devam eden Ebola salgınına ilişkin son verileri paylaştı. Ghebreyesus, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada ülkede vaka sayılarının artış gösterdiğini bildirdi.

KDC’de ebola vakaları artış gösterdi
DSÖ verilerine göre KDC’de şu ana kadar 101’i doğrulanmış olmak üzere 900’ün üzerinde şüpheli Ebola vakası tespit edildi. Sağlık ekiplerinin salgının yayılımını kontrol altına almak için çalışmalarını sürdürdüğü belirtildi.
Salgının yoğunlaştığı Ituri eyaletinde yaklaşık 5 milyon kişinin çatışma ortamında yaşadığı ifade edildi. Bölgede her 4 kişiden 1’inin insani yardıma ihtiyaç duyduğu, her 5 kişiden 1’inin ise ülke içinde yerinden edildiği aktarıldı.
Sağlık ekiplerinin çalışmaları zorlaşıyor
DSÖ, devam eden çatışmaların sağlık ekiplerinin temas takibi ve erken teşhis çalışmalarını zorlaştırdığını belirtti. Güvensizlik ortamının hem hastalık takibini hem de tedavi süreçlerini olumsuz etkilediği ifade edildi.

DSÖ ve ortak ekipler sahada faaliyet yürütüyor
DSÖ ve sağlık alanındaki ortak kuruluşların en zor ulaşılan bölgelerde dahi faaliyetlerini sürdürdüğü bildirildi. Bölgede Ebola dışında farklı hastalık risklerinin de bulunduğu kaydedildi.
KDC’de ebola salgını ilan edilmişti
KDC’nin Ituri eyaletinde 15 Mayıs’ta Ebola salgını ilan edilmiş, 17 Mayıs’ta ise DSÖ tarafından uluslararası halk sağlığı acil durumu açıklanmıştı. Salgına neden olan virüsün nadir görülen “Bundibugyo” türü olduğu ve henüz onaylı bir tedavi veya aşı bulunmadığı belirtildi.
Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayıldı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 yıllarında görülen salgında 30 bin kişiye virüs bulaştı ve hastaların 11 binden fazlası öldü. Batı Afrika Ebola bilançosu tarihin en büyük sağlık krizlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Çevre Bilincini Geliştirme Derneği Başkanı Prof. Dr. Hamdi Temel, günlük yaşamın her alanına nüfuz eden naylon ve plastik kirliliğine karşı çarpıcı uyarılarda bulundu. Kaleme aldığı "Naylon Aşkı Öldürür" adlı eserine atıfta bulunan Temel, plastiğin yaşamın her alanında kullanılmasının tehlikelerine vurgu yaptı.
Anka Ajansı’nın haberine göre; Prof. Dr. Hamdi Temel, bilimsel araştırmalar, gözlemler ve deneyimler ışığında plastik ve naylon kirliliğinin küresel ve ulusal boyutlarına dair detaylı açıklamalarda bulundu. Temel, naylonun bir virüs gibi toplumun ve yaşamın en ücra noktalarına kadar yayıldığına dikkat çekti.

BPA içeriklerine dikkat çekti
Kadınların çorabından petine, erkeklerin tişörtünden pantolonuna, çocukların okul formasından beslenme çantasına, bebeklerin alt bezinden biberonuna kadar naylonun her yerde kullanıldığını ifade eden Prof. Dr. Hamdi Temel, kaleme aldığı “Naylon aşkı öldürür” adlı eserinde yer alan saptamaları şu sözlerle aktardı:
“Kimi zaman plastik su damacanası kılığına girerek zehirliyor bizi, kimi zaman naylon poşet olup deniz kuşlarını öldürüyor, balıkların cinsiyetiyle oynuyor! Bazen Bisphenol A (BPA) formunda kanseri azdırıyor, bazen de çatal, bıçak, tabak, bardak şeklinde kanımıza karışıveriyor. Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde prezervatif kostümüne bile girebiliyor. Naylon, aşkı öldürüyor. Duyarsız insanların naylon aşkı da, tüm canlıları öldürüyor!”

"Plastiği gelişigüzel ve hunharca toprağa atıyoruz"
Son yıllarda tüm dünyada ciddi bir plastik kirliliği dalgasının başladığını ve ortaya çıkan mikro plastiklerin toprak, su, hava, insan bedeni, bitki ve hayvanları doğrudan etkilediğini belirten Temel, toplumsal bilinç düzeyindeki eksiklikleri şu cümlelerle eleştirdi:
“Gün geçtikçe de bu konuyla ilgili çalışmalar yapılmasına rağmen ne yazık ki insanların bilinçlenmesi hala eksik. Çevremize baktığımız zaman görüyoruz ki hala gelişigüzel naylon poşetleri, plastik kapların atıklarını, önümüze gelen her şeyi hunharca toprağa atıyoruz, toprağa attıktan sonra da çok büyük problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Herkes çevresine baktığı zaman görürler, inanılmaz derecede plastik çöp yığınlara dönüşüyor. Toprağı attığınız zaman ister istemez bu toprakta etkileşime girerek toprağın fiziksel ve kimyasal özelliklerini değiştiriyor, etkiliyor, onları kirletiyor, kontamine ediyor. Toprağın fiziksel ve kimyasal özellikleri değiştikten sonra da burada yetişen meyvelerimiz, sebzelerimiz, bütün envai çeşit bitkilerimiz hepsi ne yazık ki bu mikroplastiklere maruz kalıyorlar. Bitkilerden, meyvelerden, sebzelerden aklınıza gelen her şey bunları hayvanlar yiyor, bizler yiyoruz. Çevrede, biraz hava ısınmaya başladığı zaman havaya geçmesi, suyumuza geçmesi, toprağa geçmesi derken en sonunda insanlar olarak bizler etkileniyoruz. Belki dünyada sağlık alanında çok güzel gelişmeler var. Doktor sayılarımız artıyor. İnsanlar daha bilinçli, yeme içmesine dikkat ediyorlar diyoruz ama hastalıklarımızın çeşidinde artma meydana geliyor. Bunlar durup dururken olan şeyler değil gerçekten.”

"Büyükbaş hayvanlar yiyecek zannedip yiyor"
Açık alanda kullanılan plastik kapların kapalı alanlara çekilmesi veya cam şişelerle ikame edilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Hamdi Temel, daha önce yürüttükleri bilimsel çalışmalarda bu plastiklerin bünyesinde 5 farklı zararlı kimyasal madde saptadıklarını paylaştı. Bu maddelerin güneş ışığına maruz kaldığında çözünme reaksiyonları nedeniyle sayıca ve miktarca daha da arttığını belirten Temel, çevreye atılan plastiklerin hayvancılık sektörüne ve doğal yaşama verdiği zararları şu şekilde dile getirdi:
“İkinci husus da siz bunları içtiniz ve hemen bakıyorsunuz insanlar böyle pat kullandıktan sonra atıyorlar toprağa. Şimdi bu toprak bunları nasıl tutacak? Kolay kolay çözülmesi de zor. Çözündükten sonra toprağı kirletmesi o ayrı bir problem. Eğer çözülmezse bunları hayvanlar yiyor. Bakın büyükbaş hayvanlar yiyor, yiyecek zannediyorlar. Yiyorlar ve hayvanların yaralanması, ağız yaralanması hatta nefes borusu tıkanıp ölmesine kadar etki ediyor. Ya da midesi doluyor. Dolduktan sonra da hayvan zannediyor ki tokum, tok olduğu için yemek yemiyor. Cılızlaşmasına neden oluyor. Bu hem ekonomik anlamda bir problem meydana getiriyor. Hem sağlığımız anlamında bir problem meydana getiriyor. Buna bir dur dememiz lazım.”

Kamu kurumlarına "geri dönüşüm" çağrısı
Kirlilik sarmalına karşı çözüm yolunun öncelikle bireysel davranış modellerini değiştirmekten geçtiğini hatırlatan Çevre Bilincini Geliştirme Derneği Başkanı Prof. Dr. Hamdi Temel, kurumsal olarak atılması gereken adımları şu sözlerle özetleyerek konuşmasını tamamladı:
“Dur demenin en basit yolu da önce insan kendisinden başlıyor. Eğer kendisi prensip olarak davranışlarını biraz değiştirirse atacağı ürünleri dışarı değil de geri dönüşüm ünitelerine atmaları gerekir. Bu konuda devletimize, çevre bakanlığımıza, belediyelerimize de çok görev düşüyor. Bunları alıp geri dönüşüm ünitelerinde hemen hemen bütün plastik atıkların ne yapılması lazım? Geri dönüşüm sayesinde hem kullanılması hem de sağlık sektöründe kullanılmayacak şekilde başka bir alanda kullanabilecek ortamlar veya bir şartlar oluşturmak lazım.”
Uyku apne sendromu belirtisi olan kişilere mutlaka uyku testi uygulanması gerekiyor.
